ENG
ISSN 2536-4898
E-ISSN 2536-4901
 
 
Cilt: 28 Sayı: 2 (2018)
 
Turk J Colorectal Dis : 28 (2)
Cilt: 28  Sayı: 2 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I (15 kere görüntülendi)

2.
Giriş
Introduction

Sayfalar II - XIV (13 kere görüntülendi)

3.
İçindekiler
Contents

Sayfa XV (13 kere görüntülendi)

4.
Editöryal
Editorial

Sayfa XVI (16 kere görüntülendi)

DERLEMELER
5.
Cerrahi Onkolojide Karar Verme
Decision Making in Surgical Oncology
Metin Yalaza, Özgür Akgül
doi: 10.4274/tjcd.87094  Sayfalar 48 - 53 (26 kere görüntülendi)
Eski Mısır yazmalarından anlaşıldığı üzere kanser en azından 3,500 yıldır önemli bir sağlık sorunudur. Artan bilgi birikimi ve teknolojik yeniliklerle birlikte kansere karşı yapılan mücadelede önemli başarılar elde edilmiştir. Ancak kanser tüm dünyada ölümlerin hala önde gelen nedenlerindendir. Son yüzyılda genetik ve histopatolojik çalışmalarla hastalığın doğası daha iyi anlaşılırken, onkoloji kimi anabilim dallarında cerrahi onkoloji örneğinde olduğu gibi bir bilim dalı olmuştur. Kanser hastalarında karar verme süreci üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmış doğru karar vermenin hastalığın iyi yönetimi için gerekli olduğu üzerinde durulmuştur. Bu makalede amacımız bilinenlerden hareketle bu önemli konuda ilave çalışmaların yapılması için zemin oluşturmak, karar alma sürecinin zorluklarını anlama ve bunları aşma konusunda kat edilmesi gereken bir yolun varlığına vurgu yapmaktır.
As can be seen from ancient Egyptian writings, cancer has been a major health problem for at least 3.500 years. Significant progress has been achieved in the battle against cancer in conjunction with increased knowledge and technological developments. However, cancer remains one of the leading causes of deaths worldwide. In the last century, as genetics and histopathological studies have fostered our understanding of the nature of the disease, oncology has become a subdiscipline within some of the major medical branches, i.e. surgical oncology. Several studies have been conducted on the decision-making process in cancer patients and it has been emphasized that correct decision-making is essential for proper management of the disease. In this article, we aimed to create a foundation based on what we already know on this important issue, to understand the difficulties of the decisionmaking process, and to emphasize the developments needed to overcome these difficulties.

DIĞER
6.
Hemoroidal Hastalığın Tedavisinde Aesculus Hippocastanum (Aescin, At Kestanesi) Kullanımı: Derleme
Aesculus Hippocastanum (Aescin, Horse Chestnut) in the Management of Hemorrhoidal Disease: Review
Fikret Ezberci, Ethem Ünal
doi: 10.4274/tjcd.16442  Sayfalar 54 - 57 (30 kere görüntülendi)
Cerrahi tedavi indikasyonu olan ileri derecede hemoroidler de dahil olmak üzere tüm hemoroid çeşitlerinin semptomatik tedavisi ve ağrı sağaltımında medikal tedavi büyük önem taşımaktadır. Hemoroidin medikal tedavisinde, flavonoid, diosmin, kalsiyum besilat, okserutin, at kestanesi, vb. maddeleri içeren ilaçlar yaygın olarak kullanılmaktadır. At kestanesi, içeriğinde yer alan aescin’in (Aesculus hippocastanum, hippocastanaceae ailesi) suda çözünürlük ve erime noktasına göre birbirinden ayırdedilen alfa ve beta triterpene saponin karışımından oluştuğu; bunun dışındaki bileşenlerin ise bioflavonoidler (quercetin ve kaempferol), proanthocyanidin A2 (bir antioksidan) ve coumarinler (fraxin ve aesculin) olduğu gösterilmiştir. Antiödematöz, antienflamatuvar ve venotonik etkileri triterpene saponin içeriğine bağlanmaktadır. Venöz damar duvarındaki iyon kanallarında, özellikle kalsiyuma, duyarlılığı artırarak kontraksiyonu artırdığı ve tonik etkisini gösterdiği ispatlanmıştır. Ayrıca, ven duvarında artan prostaglandin F2 salınımı ile histamin ve serotonin’in vazodilatatör etkisinin antagonize edildiği; üstelik doku mukopolisakkarid katabolizmasında azalmaya yol açarak bağ doku entegritesini korumaya da yardım ettiği ileri sürülmektedir. Bu çalışmada, hemoroidal hastalığın her evresinde tedaviye yardım edebilecek önemli bir ajan olarak ortaya çıkan at kestanesinin aescin içeriğine bağlı antieksüdatif, venotonik, venoprotektif ve antienflamatuvar özellikleri ile, son zamanlarda üzerinde çalışılmakta olan, apoptotik ve antioksidatif özellikleri, literatürde yer alan deneysel ve klinik çalışmalar eşliğinde irdelenmiştir.
Medical treatment is very important in the relief of symptoms and pain related to hemorrhoidal disease, even in advanced cases with absolute surgical indication. Medical remedies containing components such as flavonoids, diosmin, calcium dobesilate, oxerutin, and horse chestnut (Aesculus hippocastanum, Hippocastanaceae family) are commonly used in the medical management of hemorrhoidal disease. The primary active constituent found in horse chestnut seed extract, aescin, is a mixture of triterpene saponins present in two forms, alpha and beta, which are distinguished by their water solubility and melting points; other constituents include bioflavonoids (quercetin and kaempferol), proanthocyanidin A2 (an antioxidant), and the coumarins fraxin and aesculin. The antiedematous, antiinflammatory and venotonic properties observed are due exclusively to aescin. Its venotonic effect was shown to be mediated by its sensitizing activity on ion channels in the vessel wall, especially to calcium, which results in an increase in contractility. It has also been proposed that enhanced release of prostaglandin F2 antagonizes the vasodilatory effects of histamine and serotonin, and venous wall damage is reduced by antagonizing proteoglycan degradation, which aids in the preservation of connective tissue integrity. Horse chestnut extract, which owes its antiseptic, venotonic, vasoprotective, and antiinflammatory properties to its aescin content, has emerged as an important agent that can facilitate the treatment of every stage of hemorrhoidal disease. In this review, we investigated these effects as well as its more recently studied apoptotic and antioxidant effects in light of experimental and clinical studies published in the literature.

7.
Rektum Kanseri Nedeni ile Low Anterior Rezeksiyon Uygulanmış Fekal İnkontinanslı Erkek Hastada Transperineal İskioanal Fossa Erişimi Kullanılarak Anal Sfinkteroplasti ve Counter-Clockwise Grasilis Kas Transpozisyonu
Anal Sphincteroplasty and Counter-Clockwise Gracilis Muscle Transposition by Using Transperineal Ischioanal Fossa Access in a Male Patient with Fecal Incontinence Who Undergone to Low Anterior Resection for Rectal Cancer
Ali Naki Yücesoy, Mehmet Çağlıkülekçi, Emre Sivrikoz
doi: 10.4274/tjcd.00922  Sayfalar 58 - 60 (26 kere görüntülendi)
Fekal inkontinans, hastanın sosyal ve psikolojik hayatını olumsuz etkileyen ve hoşnutsuz postoperatif sonuçlara bağlı olarak, cerrahi güçlüklerden birini oluşturan klinik bir durumdur. Bir yıl önce alt rektum kanseri nedeni ile intersfinkterik low anterior rezeksiyon uygulanmış olan, komplet fekal inkontinanslı 72 yaşındaki bir erkek hastada transperineal anal sfinkteroplasti ve counter-clockwise rotasyon tarzında grasilis kas transpozisyonu uygulayarak iyi postoperatif sonuçlar elde ettik.
Fecal incontinence is a clinical condition that negatively affects the patient’s social and psychological life, and presents a surgical challenge due to dissatisfactory postoperative outcomes. Here we discuss the case of a 72-year-old male patient who underwent intersphincteric low anterior rectal resection for low rectal cancer one year earlier and developed complete fecal incontinence. We achieved good postoperative results in this patient by performing transperineal anal sphincteroplasty and counter-clockwise gracilis muscle transposition.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA YAZILARI
8.
Kolorektal Kanser Cerrahisi Sonrası Cerrahi Alan Enfeksiyonu Gelişimi için Prediktif Faktörler
Predictive Factors for the Development of Surgical Site Infection After Colorectal Cancer Surgery
Oğuz Uğur Aydın, Lütfi Soylu
doi: 10.4274/tjcd.78055  Sayfalar 61 - 68 (21 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmada kolorektal kanser nedeniyle opere edilen hastalarda cerrahi alan enfeksiyonu gelişmesine predispozisyon yaratan faktörler ve kesim değerleri ortaya konmak istenmiştir.
Yöntem: 2015-2017 yılları arasında hastanemiz genel cerrahi bölümünde kolorektal kanser nedeniyle acil ya da elektif olarak opere edilmiş 86 hastaya ait datalar retrospektif olarak incelendi. Hastalara ait; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) skoru, kronik akciğer hastalığı varlığı, hematokrit (Hct) seviyeleri, albümin düzeyi, operasyon süresi, hastalığın lokalizasyonu (kolon ya da rektum), operasyonda kolostomi ya da ileostomi açılıp açılmadığı, hiperglisemi varlığı, cerrah volümünün; yüzeyel ya da derin cerrahi alan enfeksiyonu gelişimini etkileyip etkilemediğinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Bulgular: Cinsiyet ve vücut kitle indeksi dışında kalan tüm parametrelerin cerrahi alan enfeksiyonu gelişmesinde anlamlı olduğu tespit edildi. Yaş için; 63,5, operasyon süresi için; 167,5 dakika, albümin için; 3,05 ve Hct için de; 33,15 kesim değeri olarak bulundu.
Sonuç: Altmış üç buçuk yaşın üzerinde, ameliyatı 167,5 dakikadan daha uzun süren, ameliyat öncesi albümin değeri 3,05’in ve Hct değeri 33,15’in altında olan hastalarda ameliyat sonrası cerrahi alan enfeksiyonu gelişme ihtimalinin yüksek olduğunu düşünmekteyiz. Eğer kolorektal kanser nedeniyle opere edilecek hastalar; diyabetik, ASA 3 risk grubunda, ameliyat sırasında saptırıcı ileostomi ya da kolostomi açılmış, kronik akciğer hastalığına sahip, kanser rektumda yerleşmiş ve postop yapılan sınıflamada hastalığın evre 3 olduğu tespit edilmiş ise yukarıdaki kesim değerleri ile beraber değerlendirilerek hastada yüzeyel ya da derin cerrahi alan enfeksiyonu gelişme ihtimalinin yüksek olduğunu akılda tutmak ve enfeksiyona ait belirti ve bulguları iyi değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz.
Aim: In this study, we aimed to determine the predisposing factors and cut-off values for surgical site infection in patients who were operated for colorectal cancer.
Method: We retrospectively analyzed data of 86 patients who were operated for colorectal cancer in our general surgery department in between 2015 and 2017. Age, gender, body mass index, American Society of Anesthesiologists (ASA) score, presence of chronic pulmonary disease, hematocrit (Hct) levels, albumin level, surgery duration, disease location (colon or rectum), presence or absence of ileostomy or colostomy in operation, presence of hyperglycemia, and surgeon volume were evaluated for associations with the development of superficial or deep surgical site infection.
Results: All parameters were found to be significant for the development surgical site infection except sex and body mass index. Cut-off values were 63.5 years for age, 167.5 minutes for surgery duration, 3.05 g/dL for albumin, and 33.15% for Hct.
Conclusion: We believe that the probability of surgical site infection after colorectal cancer surgery is high in patients who are older than 63.5 years, who had surgery longer than 167.5 minutes, and whose albumin level was below 3.05 g/dL and Hct was below 33.15% preoperatively. If patients operated for colorectal cancer are hyperglycemic, are in the ASA 3 risk group, undergo diverting ostomy during the surgery, have chronic lung diseases, or have rectal or classification stage 3 cancer, they should be evaluated in consideration of the above cut-off points, keeping in mind that these patients are at a high risk of developing superficial or deep surgical site infection, and they should monitored carefully for signs and symptoms of infection.

9.
İleostomi veya Kolostomisi Olan Hastaların Depresyon, Anksiyete, Cinsel İşlev Bozukluk Düzeyleri ve Yaşam Kaliteleri Düzeylerinin Saptanması
Depression, Anxiety, Sexual Dysfunction and Quality of Life in Patients with Ileostomy or Colostomy
Kader Bahayi, Wafi Attaallah, Samet Yardımcı, Huseyin Bulut, Eylem Özten
doi: 10.4274/tjcd.87369  Sayfalar 69 - 75 (25 kere görüntülendi)
Amaç: İleostomi veya kolostomi kolorektal kanser ameliyatlarında kullanılan yöntemlerdir. Bu araştırmada ileostomi veya kolostomi ameliyatı geçiren hastalarda depresyon, anksiyete, cinsel işlev bozukluk düzeyleri ve yaşam kaliteleri düzeyleri incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışma retrospektif olarak planlanmış olup çalışmaya tek merkezde kolorektal kanser nedeni ile ileostomi veya kolostomi ameliyatı geçiren hastalar ve kontrol grubu olarak sağlıklı bireyler alınmıştır. Katılımcılardan çalışmaya katılmaya gönüllü olanlara bilgilendirilmiş onam formu, sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon ölçeği, Beck Anksiyete ölçeği, Yaşam Kalitesi formu, Arizona Cinsel Yaşantılar ölçegi, Golombok-Rust Cinsel Doyum ölçegi uygulanmıştır.
Bulgular: Çalışmaya 50 hasta ve kontrol grubu olarak 50 sağlıklı birey katılmıştır. Hasta ve kontrol grubun Beck Anksiyete ölçeği toplam puan ortalamasının sırasıyla 23,0±4,2, 14,1±6,5 olduğu ve hasta grubunun istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha yüksel anksiyete puanına sahip olduğu saptanmıştır (p=0,01). Grupların, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği sonuçları incelendiğinde; hasta grubunun puan ortalaması 55,8±12,4 ve kontrol grubunun puan ortalaması 45,2±10,9 olarak bulunmuştur (p=0,04) ve istatistiksel olarak anlamlıdır. Yaşam Kalitesi formu değerlendirmesinde hasta grubunun ruhsal sağlıklılık ve fiziksel sağlıklılık bildirimlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha düşük olduğu izlenmiştir (p=0,01 ve 0,03) ve sonuç istatistiksel olarak anlamlıdır.
Sonuç: Kolostomisi ya da ileostomisi olan hastaların daha fazla anksiyete belirtisi gösterdikleri, cinsel doyuma daha az ulaştıkları, cinsel birleşmeden daha fazla oranda kaçındıkları, yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu saptanmıştır
Aim: Despite improved cure rates with oncological treatment, stomas (colostomy, ileostomy) are still a commonly used surgical procedure for the treatment of colorectal cancer patients. The aim of this study was to evaluate depression, anxiety, sexual dysfunction, and quality of life in patients with ileostomy and colostomy.
Method: The study was planned as a case-control, retrospective study. Survivors of colorectal cancer who underwent surgery with ostomy (ileostomy or colostomy) at one center were included in the study. The control group consisted of healthy volunteers. Depression, anxiety, and quality of life after treatment were assessed using validated questionnaires: the Beck Depression inventory, Beck Anxiety inventory, and Short-Form 36, respectively. Sexual function was measured using the validated questionnaires Arizona Sexual Experiences scale and Golombok-Rust inventory of Sexual satisfaction.
Results: A total of 50 patients (patient group) completed the questionnaires. The control group comprised 50 healthy volunteers. The mean anxiety score Beck Anxiety inventory was significantly higher in the patient group than in the control group (p=0.04). The mean Arizona Sexual Experiences scale score was significantly higher in the patient group than in control group (23.0±4.2 vs. 14.1±6.5, respectively; p=0.01). According to Golombok- Rust inventory of Sexual satisfaction, infrequent sexual intercourse was significantly more common among the patient group than in the control group (p=0.01). The patient group had significantly lower self-reported mental health and physical well-being than the control group (p=0.01 and 0.03).
Conclusion: It was found that patients who had ileostomy or colostomy had higher rates of anxiety symptoms, less sexual pleasure, more abstinence from sexual intercourse, and lower quality of life compared to healthy individuals.

10.
Kolorektal Kanserlerde Kan Grubu Özellikleri
Blood Group Characteristics in Colorectal Cancers
Şahin Kahramanca, Turgut Anuk, Ali Cihat Yıldırım, Oskay Kaya
doi: 10.4274/tjcd.00378  Sayfalar 76 - 79 (24 kere görüntülendi)
Amaç: Kolorektal kanserler (KRK) tüm dünyada 3. en sık görülen kanser tipidir. Tümör lokalizasyonu en fazla rektosigmoid bölge yerleşimlidir. Etiyolojisinde yaş, coğrafi özellikler, aile öyküsü, obezite, diyet, malignite öyküsü gibi birçok faktör rol oynamaktadır. Çalışmamızda mide kanseri etiyolojisinde rol oynayan kan grubu özelliklerinin, kolorektal kanser etiyolojisi üzerine etkisini ortaya koymayı amaçladık.
Yöntem: KRK tanısı ile tarafımızdan opere edilen ve dış merkezlerde opere edilip merkezlerimizde takip altında olan hastaların dosyaları retrospektif incelendi. Hastaların; yaş, cinsiyet, histopatolojik TNM (tümör, lenf nodu tutulumu ve metastaz varlığı) evreleri, tümörlü kolon segmentleri, hastaların ABO kan grupları ve Rh antijenleri incelendi.
Bulgular: Çalışmamızdaki hastaların 265’inde (%54,5) lenf nodu pozitifliği, 53’ünde (%10,9) karaciğer metastazı tespit edildi. En sık tümör yerleşimi rektum (n=203) idi. Kan grubu ve Rh antijen alt grupları incelendiğinde; 253 hastada (%52,1) A kan grubu, 115 hastada (%23,7) B kan grubu, 78 hastada (%16) O kan grubu ve 40 hastada (%8,2) AB kan grubu saptanırken, 370 hastada (%76,1) Rh antijeni pozitif olarak tespit edildi. A (+) kan grubuna sahip hastalarda kolon kanseri görülme sıklığının anlamlı olduğu gözlendi (p<0,001).
Sonuç: Birçok etiyolojik faktörün risk faktörü olarak kabul edildiği kolorektal kanserlerde, genetik çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte, A (+) kan grubunun mide kanserinde olduğu gibi risk faktörü olduğu sonucuna ulaştık.
Aim: Colorectal cancer (CRC) is the third most common cancer in the world. Tumors are most commonly located in the rectosigmoid region. There are many factors in the etiology such as age, geographical features, family history, obesity, diet, and history of malignancy. In the present study, we aimed to determine the effect of blood group characteristics, which play a role in the etiology of stomach cancer, on the etiology of CRC.
Method: We retrospectively reviewed the files of patients who were diagnosed with CRC and operated in our center or at other centers and were followed postoperatively at our centers. Age, gender, histologic TNM stage (tumor, lymph node involvement, and metastasis), tumor-bearing colon segment, ABO blood group, and Rh antigen were examined from the patients’ records.
Results: There were 265 (54.5%) patients with lymph node involvement and 53 (10.9%) with liver metastasis. The most common tumor location was the rectum (n=203). When the blood group and Rh antigen subgroups were examined, blood group A was detected in 253 patients (52.1%), blood group B in 115 patients (23.7%), blood group O in 78 patients (16%), and blood group AB in 40 patients. The incidence of colon cancer was found to be significant in patients with A (+) blood group (p<0.001).
Conclusion: As in stomach cancer, our findings show that the A (+) blood group is a risk factor in colorectal cancers, which have multifactorial etiology. Further genetic studies are needed.

11.
Kolorektal Kanser Tanısı ile Opere Edilmiş Hastaların Birinci Derece Akrabalarının Kanser Risk Algıları ve Sağlık İnançlarının Belirlenmesi
Determination of Cancer Risk Perceptions and Health Beliefs of First-Degree Relatives of Patients Who Were Operated with Colorectal Cancer Diagnosis
Bediye Öztaş, Emine İyigün, Sevinç Taştan, Mehmet Fatih Can, Muharrem Öztaş
doi: 10.4274/tjcd.01069  Sayfalar 80 - 87 (29 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmanın amacı; kolorektal kanser sebebiyle opere edilmiş bireylerin birinci derece akrabalarının risk algılarını ve sağlık inançlarını belirlemektir.
Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırma Ocak 2014-Aralık 2015 tarihleri arasında bir eğitim hastanesinin genel cerrahi kliniğinde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini kolorektal kanser tanısı ile opere edilen hastaların birinci derece akrabaları (çocukları, kardeşleri, ebeveynleri) oluşturmuştur. Çalışmaya katılmayı kabul eden tüm hastaların birinci derece akrabaları çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Etik kurul izni alındıktan sonra katılımcıların yazılı ve sözlü onamları alınmıştır. Veri toplama formunda, tanımlayıcı ve sosyodemografik özellikler ile sağlık inanç modeli ölçeği yer almaktadır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde SPSS 15.0 paket programı kullanılmıştır. Katılımcıların demografik özelliklerinin analizinde tanımlayıcı istatistikler kullanılmıştır. Bağımlı ve bağımsız değişkenlerin analizinde Mann-Whitney U, Student t testi, Varyans analizi ve Kruskall Wallis testleri kullanılmıştır. Kolonoskopi ve Gaitada Gizli Kan testlerini yaptırma durumlarını etkileyebileceği düşünülen faktörlere ilişkin verilerin değerlendirilmesinde lineer regresyon analizi kullanılmıştır.
Bulgular: Araştırmaya dahil olan katılımcılar 21 ile 75 yaş arasında olup yaş ortalaması 47,69’dur [standart sapma (SS): 11,20]. Katılımcıların çoğu kadındır (%65) ve evlidir (%82). Katılımcıların çoğu alkol (%92) ve sigara (%73) kullanmamaktadır. Katılımcıların beden kitle indeksi ortalaması 26,42’dir (SS: 4,51). Alt ölçek puan ortalamaları; güven-yarar için 48,14±6,54 [min (minimum)=26, maksimum (maks)=55], duyarlılık için 14,41±4,28 (min=6, maks=26), engel için 16,19±3,86 (min=8, maks=26), motivasyon için 16,29±2,94 (min=7, maks=25), ciddiyet için 16,73±3,43’tür (min=6, maks=24).
Sonuç: Elde edilen verilerden yola çıkarak bu riskli grupta yeterli katılımın sağlanmadığı söylenebilir. Kolorektal kanser için riskli olan birinci derece akrabaların tarama programlarına katılımlarının artırılması için gerekli girişimlerin planlanması önemlidir.
Aim: The purpose of this study was to determine the risk perceptions and health beliefs of first-degree relatives of individuals who underwent surgery for a diagnosis of colorectal cancer.
Method: This was a descriptive, cross-sectional study conducted between January 2014 and December 2015 in the general surgery department of a teaching hospital. The universe of the study consisted of first-degree relatives (children, siblings, parents) of patients who underwent surgery for colorectal cancer. The sample included all first-degree relatives who met the inclusion criteria and agreed to participate in the study during the specified period. Written and verbal consent was obtained from all participants after the study was approved by the ethics committee. Descriptive and sociodemographic characteristics and the health belief model scale were included in the data collection form. SPSS 15.0 package program was used for statistical analysis of the data. Descriptive statistics were used to analyze demographic data. Mann-Whitney U, Student’s t, analysis of Variance, and Kruskal-Wallis tests were used in the analysis of dependent and independent variables. Linear regression analysis was used to evaluate the data related to the factors that may affect participation in colonoscopy and fecal occult blood screening.
Results: Participants included in the survey were between the ages of 21 and 75 years with a mean age of 47.69±11.20 years. Most of the participants were female (65%) and married (82%). Most participants did not use alcohol (92%) or cigarettes (73%). The mean body mass index of the participants was 26.42±4.51. Mean subscale scores were 48.14±6.54 [minimum (min)=26, maximum (max)=55] for confidence/benefit, 14.41±4.28 (min=6, max=26) for susceptibility, 16.19±3.86 (min=8, max=26) for barriers, 16.29±2.94 (min=7, max=25) for health motivation, and 16.73±3.43 (min=6, max=24) for seriousness.
Conclusion: Our results clearly indicate that participation in colorectal screening is inadequate in this group. It is important to plan the necessary interventions to increase the screening participation of first-degree relatives who are at risk for colorectal cancer.

12.
Ratlarda Postoperatif İntestinal Adezyon Formasyonuna karşı Calendula officinalis Extraktının ve Hyaluronik Asit Anti-adezyon Barierinin Koruyucu Etkilerinin Karşılaştırılması
Comparison of the Protective Effects of Calendula officinalis Extract and Hyaluronic Acid Anti-adhesion Barrier against Postoperative Intestinal Adhesion Formation in Rats
Arif Emre, Mehmet Sertkaya, Ali İşler, Abdulkadir Yasir Bahar, Ahmet Necati Şanlı, Ali Özkömeç, Muhammed Ali Işık, İlhami Taner Kale, Ozan Andaç Erbil
doi: 10.4274/tjcd.87059  Sayfalar 88 - 94 (27 kere görüntülendi)
Amaç: Abdominal cerrahi girişimler sonrası gelişebilen intraabdominal adezyonlar halen ciddi morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Biz bu çalışmada hyaluronik asitli adezyon bariyeri ile Calendula officinalis ekstraktının (COE) deneysel adezyon modeli oluşturduğumuz ratlardaki adezyon önleyici etkisini araştırıp karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntem: Otuz rata laparatomi yaptık ve bu ratlarda scraping model oluşturarak postoperatif intraabdominal adezyonu indükledik. Hayvanları rastgele 10 rattan oluşan 3 eşit gruba ayırdık. Kontrol grubu olan grup 1’e sadece çekal abrazyon oluşturup herhangi bir madde uygulamadık. Grup 2’ye çekal abrazyonu takiben hyalurinik asitli adezyon bariyeri uyguladık. Grup 3’e çekal abrasyonu takiben COE uyguladık.

Bulgular: Gruplar arasında makroskopik adezyon skorlaması açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Histopatolojik inceleme neticesinde mikroskopik adezyon skorları karşılaştırıldığında grup 1 ile 2 arasındaki istatistiksel fark p=0,044 olup anlamlıydı. Grup 1 ve 3 karşılaştırıldığında p=0,010 olup istatistiksel olarak anlamlıydı. Grup 2 ve 3 karşılaştırıldığında p=1 olup istatistiksel olarak anlamsızdı. Grup 1 abdominal duvar ve karın içi organlar arasındaki en yüksek adezyon skoru sergiledi.
Sonuç: Bu çalışma COE’nin ve hyalurinik asitli adezyon bariyerinin her ikisininde scraping modelli ratlarda postoperatif intraabdominal adezyonların insidansını önemli derecede azalttığını göstermiştir. Mekanizma açık olmamasına rağmen peritoneal kaviteye uygulanan COE adezyon gelişimini azaltmıştır. COE ile hyaluronik asitli adezyon bariyerinin arasında adezyonu önleme açısından istatistiksel anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ancak COE maliyet açısından hyaluronik asitli adezyon bariyerinden daha çok avantajlı olmasına rağmen insanlar üzerinde uygulanmadan önce toksikoloji çalışmaları mutlaka yapılmalıdır.
Aim: Intra-abdominal adhesions that develop after abdominal surgery are still a cause of serious morbidity and mortality. This study compared the efficacy of a hyaluronic acid adhesion barrier and Calendula officinalis extract (COE) for inhibiting adhesion in rats.
Method: We performed laparotomies in 30 rats and induced postoperative intraabdominal adhesions using a scraping model. The animals were divided randomly into 3 groups of 10 rats each. We performed only caecal abrasions and did not apply any substance in the control group (group 1). In group 2, we performed caecal abrasion and then applied the hyaluronic acid adhesion barrier to the abraded area. In group 3, we applied COE after the caecal abrasions.
Results: There were no significant differences among the groups in terms of the macroscopic adhesion score. Histopathologically, there was a significant difference in microscopic adhesion scores between groups 1 and 2 (p=0.044). There was also a significant difference between groups 1 and 3 (p=0.010). There was no significant difference between groups 2 and 3 (p=1). Group 1 had the highest score for adhesions between the abdominal wall and intra-abdominal organs.
Conclusion: Both the COE and hyaluronic acid adhesion barrier significantly reduced the incidence of postoperative intra-abdominal adhesions in a rat scraping model. Although the mechanism is not clear, the COE applied in the peritoneal cavity reduced the development of adhesions. There was no significant difference between the COE and hyaluronic acid adhesion barrier in terms of preventing adhesions. Although the COE is less expensive than hyaluronic acid adhesion barrier, toxicology studies must be performed before it is used in humans.

13.
Normal Doğum Sırasında Epizyotomiye Bağlı Perine Yaralanması
Episiotomy-Related Perineal Injury During Spontaneous Vaginal Delivery
Mehmet Patmano, Durmuş Ali Çetin, Tufan Gümüş, Yusuf Yavuz, Sümeyra Yıldırım
doi: 10.4274/tjcd.79847  Sayfalar 95 - 98 (26 kere görüntülendi)
Amaç: Perine yırtıkları vajinal yolla doğum sürecinde sıklıkla karşılaşılan durumlardandır. Bu çalışmada normal vajinal yolla doğum esnasında
iyatrojenik olarak gelişen perine yırtıkları nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların sunulması amaçlanmıştır.
Yöntem: Mayıs 2017 ile Aralık 2017 tarihleri arasında Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde normal vajinal yolla doğum esnasında karşılaşılan ve genel cerrahi kliniğine konsülte edilen iyatrojenik perine yırtığı olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların yaş ortalama 27 idi. Yapılan cerrahi sonrası ortalama takip süresi 1 hafta idi. Tüm hastalara spinal anestezi altında normal doğum esnasında mediyolateral epizyotomi sonrasında 3A. Derece perine yırtığı nedeniyle cerrahi müdahale yapıldı. Doğan bebeklerin ortalama doğum ağırlığı 3322 gr olup, baş çevresi ölçümü 34,7 cm olarak saptandı. Müdahale edilen hastaların hepsinde 3A derece perine yırtığı mevcuttu. Hastaların post operatif 1. gün parmakla rektal muayenelerinde sfinkter tonusunun azalmış olduğu görüldü. Yedinci gün parmakla rektal muayenede sfinkter tonuslarının ilk günki muayeneye göre daha aktif olduğu ancak normale göre azalmış olduğu izlendi. Birinci hafta sonunda 3 (%42,8) hastada gaz inkontinansı olduğu görüldü, hiçbir hastanın gaita inkontinansı yoktu.
Sonuç: Anorektal yaralanmalarının tedavisi cerrahi olup, tedavinin prosedürü müdahale sürene, yaralanmanın derecesine, fekal kontaminasyon derecesine, eşlik eden yaralanma varlığına, hastanın genel durumuna, cerrahın tercih ve tecrübesine göre değişiklikler göstermektedir. Erken tanı konan yaralanmalarda primer onarım tercih edilmelidir.
Aim: Perineal tear a common occurrence during vaginal delivery. In this study, we present patients who underwent surgical intervention due to iatrogenic perineal tears during vaginal delivery.
Method: We retrospectively reviewed patients who had iatrogenic perineal tear during normal vaginal delivery and for whom consultation by the general surgery unit was requested between May 2017 and December 2017.
Results: Mean age of the patients was 27 years. Mean follow-up after surgery was one week. All patients underwent surgery due to grade 3A perineal tear after episiotomy with mediolateral incision during vaginal delivery under spinal anesthesia. Mean birth weight of the delivered infants was 3331 g and mean head circumference was 34.7 cm. Sphincter tone was reduced in digital rectal examination on postoperative day 1, and improved but still lower than normal on day 7. Three patients (42.8%) had gas incontinence, while no patients had fecal incontinence.
Conclusion: Anorectal injuries are managed by surgical interventions which vary depending on time to intervention, severity of injury, severity of fecal contamination, presence of comorbid injuries, the patient’s general health status, and the surgeon’s preference and experience. Primary repair should be preferred in case of early diagnosis.

ÖZGÜN OLGU SUNUMLARI
14.
Sol Kolon Kaynaklı Brid İleus ile Seyreden Ele Gelmeyen Sağ Kolon Kanseri
Left-Sided Colonic Obstruction Due to Brid Ileus and Coexisting Right Colon Cancer without Palpable Mass
Kemal Beksaç, Mehmet Akif Üstüner, Bahadır Çetin
doi: 10.4274/tjcd.90377  Sayfalar 99 - 101 (28 kere görüntülendi)
Yetmiş yaşında erkek hasta splenik fleksurada obstrüksiyona bağlı gelişen çekum perforasyonu ile başvuruyor. Cerrahi eksplorasyon sırasında mezokolonda kalsifiye lenf nodları saptandı. Onkolojik cerrahi prensiplerine uygun olarak sağ hemikolektomi uygulandı. Patoloji sonucu çekumda 1 cm tümör ve 3 adet metastatik lenf nodu saptandı. Hasta sorunsuz taburcu olduktan sonra 2 hafta sonra pulmoner emboli gelişti ve tedavi edildi. Ancak bu sebeple kemoterapinin ertelenmesi gerekti. Hasta şu anda hayatta olmakla beraber karaciğerinde ve akciğerinde metastatik nodülleri mevcuttu. Sağ kolon perforasyonlarının en sık sebebi distal obstrüksiyon olmakla birlikte eşlik eden başka patolojiler de bulunabilir. Mezokolonda palpe edilen kalsifiye lenf nodları iyi bir kanser göstergesi olabilir. Eğer kanserden şüpheleniliyorsa onkolojik cerrahi prensiplerine uygun olarak daha geniş bir eksizyon yapmak daha faydalı olacaktır. Hasta her zaman ikinci bir ameliyat için uygun durumda olmayabilir.
This is a case of a 70-year-old man presenting with caecum perforation and obstruction in the splenic flexure. During surgical exploration, calcified lymph nodes were found in the mesocolon. Right hemicolectomy was performed according to oncological surgical principles. Pathology revealed a 1 cm tumor of moderately differentiated adenocarcinoma in the caecum and 3 metastatic lymph nodes. Two weeks after discharge, pulmonary thromboembolism was diagnosed and was successfully treated. Chemotherapy had to be delayed during the thromboembolic event. The patient is currently alive but has three millimetric metastatic nodules in the liver and left lung. While right colon perforations almost always arise from a distally located obstruction, there may be co-existing pathologies. Palpable calcified lymph nodes in the mesocolon are a good indication for cancer. Therefore, an extended resection according to oncologic surgical principles is more beneficial if malignancy is suspected. The patient may not always be suitable for a completion surgery.

15.
Çekal Lenfanjioma Bağlı Erişkin İnvajinasyon: Olgu Sunumu
Adult Intussusception Caused by Cecal Lymphangioma: A Case Report
Ecem Memişoğlu
doi: 10.4274/tjcd.44712  Sayfalar 102 - 104 (26 kere görüntülendi)
Yirmi üç yaşında kadın hasta karın ağrısı ve ishal şikayeti ile hastanemize başvurdu. Preoperatif abdomen ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografide ileoçekal invajinasyon saptandı. Hastanın karın ağrısı şiddetlenmesi ve akut batın gelişmesi üzerine acil laparotomi yapıldı. Laparotomide ileoçekal invajinasyon ve çekumda sert kitle saptanması üzerine ileoçekal rezeksiyon yapıldı. Histopatolojik incelemede çekumda kistik lenfanjiom saptandı. Bu olgu, nadir görülen ve benign bir tümör olan lenfanjiomun invajinasyon olgularında ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamaktadır.
A 23-year-old female was admitted to our hospital with abdominal pain and diarrhea. Preoperative abdominal ultrasonography and computed tomography revealed ileocecal intussusception. Emergency laparotomy was performed due to escalation of the patient’s abdominal pain and development of acute abdomen. During the laparotomy, we found an ileocecal intussusception and solid mass in the cecum, and an ileocecal resection was performed. Histopathological examination showed cystic lymphangioma in the cecum. This case emphasizes that lymphangioma, a rare benign tumor, should be considered in the differential diagnosis of intussusception.

16.
Yutulmuş Yabancı Cisime Bağlı Gelişen Anorektal Apse Olgusu
A Rare Case of Anorectal Abscess due to Foreign Ingested Foreing Body
Hakan Eroğlu, Tuğçe Çalt, Mahmut Serkan Sarıkaya, Resul Kuzu, Murat Başbuğ, Hayrullah Derici
doi: 10.4274/tjcd.30316  Sayfalar 105 - 107 (26 kere görüntülendi)
Yabancı cisime bağlı olarak oluşan anorektal apseler klinikte pek karşılaşılmayan durumlar arasında bulunmaktadır. Anal apselerin oluşumuna neden olan yabancı cisimler arasında balık kılçığı ve kemik parçasına sık rastlanmaktadır. Genel anestezi altında yapılacak rektal muayene ve/veya proktoskopik tetkik anal apse tanısını koydursa da yabancı cisimlerin varlığını göstermeyebilir dolasıyla apse zamanla kronikleşebilir. Bununla birlikte yabancı cisime bağlı apselerde drenajın yapılması ve apseye neden olan etkeni çıkarılması hastanın kliniğinde hızla düzelme sağlamaktadır. Drenaja rağmen düzelmeyen kronik apselerde yabancı cisim etiyolojide düşünülmelidir. Bu çalışmada yutulmuş kürdana bağlı olarak gelişmiş anorektal apse olgusu sunulmuştur.
Anorectal abscesses caused by foreign bodies are rare, but are often caused by the ingestion of fish bones or bone fragments. Rectal or proctoscopic examination performed under general anesthesia can be used to diagnose a perianal abscess but may not reveal the foreign body, which can lead to the development of chronic abscesses. Draining the abscess and removing the causative foreign body allows for rapid healing. Therefore, foreign bodies should be considered in the etiology of chronic abscesses that do not resolve with drainage. In this study, an anorectal abscess due to a swallowed toothpick is presented.

17.
Chilaiditi Sendromu ile Eş Zamanlı Çoklu Birincil Malign Neoplazmlar
Multiple Primary Malignant Neoplasms in the Presence of Concomitant Chilaiditi Syndrome
Ali Ezer, Alper Parlakgümüş
doi: 10.4274/tjcd.92679  Sayfalar 108 - 110 (25 kere görüntülendi)
Chilaiditi sendromu, jejunal divertikülozis ve multipl birincil malign neoplazmlar (MBMN) sıklıkla nadir antitelerdir. Bu, 82 yaşında olan bir hastanın berrak hücreli renal karsinomunun rektum kökenli adenokarsinom ile birlikteliğinin teyit edildiği bir çalışmadır. Ameliyat esnasında jejunal divertikülozis ve Meckel divertikülü tespit edilmiştir. Bir haftalık sürede beş seansta verilen 25 Gy radyoterapiyi müteakiben, parsiyel nefrektomi, abdomino-perineal rezeksiyon ve kolelithiazis nedeni ile kolesistektomi uygulanmıştır. Ameliyat sonrası 4. gün herşey normal seyrinde giderken hasta miyokardial enfarktüs nedeniyle kaybedilmiştir. Chilaiditi sendromuna maligniteler eşlik edebilir. MBMN varlığında her hastaya göre uygun tedavi yöntemleri seçilmelidir. Asemptomatik jejunal divertikülozis ve Meckel divertikülü için herhangi bir önlem alma gerekliliği yok iken bunların ciddi komplikasyonlara yol açabileceği akılda tutulmalıdır.
Chilaiditi syndrome, jejunal diverticulosis, and multiple primary malignant neoplasms (MPMN) are all relatively rare entities. In this study, clear cell renal cell carcinoma together with adenocarcinoma arising in the rectum were confirmed in an 82-year-old patient. Jejunal diverticulosis and Meckel diverticulitis were detected intraoperatively. Following radiotherapy with 25 Gy delivered in 5 fractions over 1 week, the patient underwent partial nephrectomy as well as abdominoperineal rectal resection and cholecystectomy due to cholelithiasis. The immediate postoperative period was uneventful, but the patient died of myocardial infarction on postoperative day 4. Malignancy may accompany Chilaiditi syndrome. In the presence of MPMN, appropriate treatment must be chosen individually on a case-to-case basis. Although there is no treatment for asymptomatic jejunal diverticulosis and Meckel diverticulitis, it should always be kept in mind that they may cause potentially serious complications.

 
Hızlı Arama






 
Copyright © 2018 Kolon ve Rektum Hastalıkları Dergisi LookUs & OnlineMakale