TR
ISSN 2536-4898
E-ISSN 2536-4901
 
 
Volume: 28 Issue: 4 (2018)
 
Turk J Colorectal Dis : 28 (4)
Volume: 28  Issue: 4 - 2018
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Introduction

Pages II - XIV

3.Contents

Page XV

4.Editorial

Page XVI

RESEARCH ARTICLES
5.Comparing Cosmetic Results of Purse-String Closure vs Conventional Linear Sutured Closure of the Stoma Wound Following Loop Ileostomy Reversal
Wafi Attaallah, Şakir Karpuz, Abdulla Taghiyev, Mümin Coşkun
doi: 10.4274/tjcd.97268  Pages 153 - 158
Amaç: Günümüzde loop ileostomi sonrası deri kapatılmasında konvansiyonel olarak lineer sütürler kullanılmaktadır. Son zamanlarda ise daha az yara yeri enfeksiyonu ve skar oluşumu ile ilişkili olduğu belirtilen kese ağzı şeklinde kapatma tekniği tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı loop ileostomi sonrası stoma yerinin kapatılmasında kese ağzı yöntemi ile konvansiyonel yöntemlerin kozmetik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır.
Yöntem: Tek merkezli olarak yapılan bu çalışmada loop ileostomileri kapatılan hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Kozmetik sonuçların değerlendirilmesinde stoma bölgesinde dog-ear deformitesinin görülmesi primer çıkarım olmuştur.
Bulgular: Çalışmaya toplamda 25 hasta dahil edildi. 15 hastada kese ağzı tekniği, 10 hastada ise konvansiyonel lineer kapatma tekniği kullanıldı. Ortanca 34 (12-64) aylık takip süresi sonunda dog-eardeformitesi lineer olarak kapatılan hastaların 13 (%87)’ünde izlenirken, kese ağzı yöntemi ile kapatılan hastalardan hiçbirinde izlenmemiştir (p=<0.0001).
Sonuç: Stoma yerinin kapatılmasında konvansiyonel lineer sütür ile kapatma yöntemine kıyasla kese ağzı yöntemi ile kapatmanın belirgin olarak daha iyi kozmetik sonuçları olduğu tespit edildi.
Aim: Currently, conventional linear sutured closure of the skin following loop ileostomy reversal is widely used. Recently, The purse-string closure technique has been described as an approach associated with less wound infection and scar formation. The primary aim of this study is to compare the cosmetic results of purse-string closure vs conventional linear sutured closure of the stoma wound following loop ileostomy reversal.
Method: The medical records of patients who underwent loop ileostomy closure at one center were reviewed retrospectively. The appearance of dog-ear deformity (redundant skin) in the stoma site skin was the primer outcome for evaluating the cosmetic results.
Results: Twenty five patients were included in this study. Purse-string technique was used in 10 patients and linear closure technique was performed in 15 patients. After a median follow up of 34 (12-64) months the dog-ear deformity was seen in 13 (87%) patients who underwent linear closure technique, whereas none was seen in patients who underwent purse-string closure (p=<0.0001).
Conclusion: Purse-string closure of the stoma wound was associated with a significantly better cosmetic results compared to conventional linear sutured closure following loop ileostomy reversal.

6.Assessment of Patient Anxiety Levels Before and After Stoma Surgery
Selda Karaveli Çakır, Türkan Özbayır
doi: 10.4274/tjcd.15046  Pages 159 - 163
Amaç: Ameliyat öncesi dönemde verilen eğitim anksiyete seviyesini düşürmek için uygulanan yöntemlerden biridir. Bu araştırma planlı kolorektal cerrahi sonrası stoma açılacak olan hastalara ameliyat öncesi verilen eğitimin hastaların anksiyete düzeyine etkisini incelemek amacıyla planlanmıştır.
Yöntem: Araştırmanın evrenini 9 Haziran 2013- 15 Ağustos 2014 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin genel cerrahi anabilim dalında planlı kolorektal cerrahi ameliyatı için yatışı yapılan stoma açılacak olan hastalar, örneklemi araştırmanın sınırlılıklarına uyan 30’u deney (ameliyat öncesi eğitim alan), 30’u kontrol grubunda yer alan hastalar oluşturdu. Deney grubundaki hastalara ameliyat öncesi dönemde stoma bakımına yönelik eğitim kitapçığı kullanılarak planlı eğitim verildi. Tüm hastalara ameliyat öncesi ve ameliyattan 6 ay sonra Spielberger Durumluk-Süreklilik Kaygı Ölçeği (STAI form TX-1-2 ) uygulandı.
Bulgular: Deney grubundaki hastaların yaş ortalaması 53.5±12.83; kontrol grubundaki hastaların yaş ortalaması 58.00±14.22 yıldır. Deney grubundaki hastaların ameliyat öncesi STAI form TX-1 puan ortalaması 37.10±3.57, kontrol grubunun 42.70±2.02, deney grubunda STAI form TX-2 puan ortalaması 37.00±2.00, kontrol grubunun 47.83±3.37 olduğu saptandı. Ameliyattan 6 ay sonra deney grubundaki hastaların STAI form TX-1 puan ortalaması 37.17±5.38, kontrol grubunun 41.93±3.02, deney grubunda STAI form TX-2 puan ortalaması 39.73±5.02, kontrol grubunun 48.00±2.33 olduğu saptandı. Ameliyat öncesi STAI form TX-1 ve ameliyattan 6 ay sonraki STAI form TX-1-2 puanları kontrol grubundaki hastalarda deney grubundaki hastalara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p<0.05)
Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre stoma cerrahisi geçiren hastaların anksiyete yaşadığı, ameliyat öncesi verilen eğitimin ameliyat sonrası dönemde hastaların anksiyetesini azalttığı saptanmıştır.
Aim: Preoperative education is one of the methods used to reduce anxiety levels. This study was planned to investigate the effect of preoperative education on the anxiety levels of patients undergoing planned colorectal surgery with creation of an intestinal stoma.
Method: The study population consisted of patients admitted to the general surgery department of a university hospital between 9 June 2013 and 15 August 2014 for planned colorectal surgery with stoma creation. The study sample consisted of 30 patients in the experimental group (received preoperative education) and 30 patients in the control group who met the inclusion criteria. Scheduled trainings were given to the experimental group during the preoperative period using a training booklet on stoma care. The Spielberger State-Trait Anxiety Inventory (STAI form TX-1/2) was administered to all patients preoperatively and six months after surgery.
Results: Mean age of the patients was 53.5±12.83 years in the experimental group, and 58.00±14.22 years in the control group. Mean preoperative STAI form TX-1 scores of the experimental and control groups were 37.10±3.57 and 42.70±2.02, respectively. Mean preoperative STAI form TX-2 scores in the experimental and control groups were 37.00±2.00 and 47.83±3.37, respectively. Six months after surgery, the experimental and control groups had mean STAI form TX-1 scores of 37.17±5.38 and 41.93±3.02 and mean STAI form TX-2 scores of 39.73±5.02 and 48.00±2.33, respectively. Preoperative STAI form TX-1 and 6-month postoperative STAI form TX-1/2 scores were significantly higher in the control group than in the experimental group (p<0.05).
Conclusion: Based on the results obtained, patients who underwent stoma surgery experienced anxiety, and preoperative education decreased patients’ anxiety levels in the postoperative period.

7.Assessment of the Caregiver Burden of Caregivers of Colorectal Cancer Patients
Gülcan Öztürk Kaynar, Fatma Vural
doi: 10.4274/tjcd.26121  Pages 164 - 171
Amaç: Kolorektal kanserli hastalara bakım verenlerin bakım yükünün incelenmesidir.
Yöntem: Prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı araştırmadır. Örneklemi 1 Ocak- 30 Haziran 2015 tarihleri arasında kolorektal kanser nedeniyle ameliyat olan ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi polikliniğine kontrole gelen 162 hasta ve bakım vereni oluşturmuştur. Veriler Hasta ve Bakım Verenler Tanıtıcı Özellikler Formu, Bakım Verenin Stres Ölçeği (BVSÖ) ve Aile Bireyinize Yardımcı Olmaya Gösterdiğiniz Tepkiler Ölçeği (ABYOGT) ile toplanmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, ortalama, Mann Whitney U, Kruskall Wallis testi, Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 58.5±12.7 ve bakım verenlerin yaş ortalaması 51.8±10.8’dir. Hastaların %51.2’si erkek; %38.9’una (n=63) Aşağı Anterior Rezeksiyon uygulanmış, %66.7’sinin stoması vardır. Bakım verenlerin %58’ini kadınlar oluşturmuştur. BVSÖ puan ortalaması 3.61±3.52 bulunmuştur. Bakım verenlerin ABYOGT puan ortalaması ise 50.50±9.78 saptanmıştır. Hastaların yaş ve stoma durumuna göre bakım yükünün arttığı (p<0.05); hastanın cinsiyeti ve ameliyat durumunun bakım yükünü etkilemediği belirlenmiştir (p>0.05). Bakım verenlerin yaşı, bakım verdiği gün sayısı ve yardım alma durumu bakım yükünü etkilemektedir (p<0.05). Ancak bakım verenin cinsiyeti, medeni durumu ve eğitim durumu bakım yükünü etkilememektedir (p>0.05). Hastanın stoma durumu ve bakım verenin cinsiyeti, bakım verdiği süre ve yakınlık durumu ABYOGT düzeyini etkilediği bulunmuştur (p<0.05).
Sonuç: Kolorektal kanserli hastaların bakım vericilerinin ameliyat sonrasında bakım yükünün fazla olduğu görülmektedir. Bu nedenle hastaların öz bakımlarını yapabilmeleri için teşvik edilmesi ve öz bakım eğitimi önemlidir. Ayrıca bakım verenlerin de özellikle stoma bakımı gibi konularda planlı eğitimlerle ve destek grup girişimleri gibi yöntemlerle desteklenmesi yararlı olacaktır.
Aim: To examine the caregiver’s burden of the patients with colorectal cancer.
Method: This is a prospective, cross-sectional, descriptive study. The sample consisted of 162 patients who underwent colorectal cancer surgery
between January 1 and June 30, 2015 in the General Surgery ward of Dokuz Eylül University Hospital. Data were collected using the Caregiver Strain Index (CSI) and the Your Reactions to Helping Your Family Member scale (RHFM), which is a component of the Family Care Inventory. Descriptive statistics, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis test, and Pearson correlation analysis were used in data analysis.
Results: The mean age of the patients was 58.5±12.7 years and the mean age of the caregivers was 51.8±10.8 years. Of the patients, 51.2% were male, 38.9% (n=63) underwent low anterior resection, and 66.7% had a stoma. Fifty-eight percent of the caregivers were female. The caregivers’ mean CSI score was 3.61±3.52 and mean RHFM score was 50.50±9.78. There were statistically significant correlations between caregiving burden and patients’ age and stoma status (p<0.05). Patient gender and surgery type did not affect caregiver burden (p>0.05). Caregiver age, duration of care (days), and receiving caregiving assistance were associated with caregiver burden (p<0.05). However, the caregivers’ gender, marital status, and education level did not affect caregiver burden (p>0.05). Presence of stoma, caregiver gender, duration of care, and caregiver relationship to patient were found to affect RHFM score (p<0.05).
Conclusion: Caregivers of colorectal cancer patients seem to have greater caregiving burden in the postoperative period. For this reason, it is important to provide patients self-care training and encouragement to facilitate their self-care. It will also be beneficial to support caregivers with scheduled education in topics such as stoma care and through support group initiatives.

8.Controllable Risk Factor in the Development of Parastomal Hernia; Preoperative Marking
Ramazan Kozan, Fatma Ayça Gültekin
doi: 10.4274/tjcd.35492  Pages 172 - 176
Amaç: Parastomal herni en sık görülen stoma ilişkili geç dönem komplikasyonlardan biridir. Gelişiminde rol oynayan faktörlerinin anlaşılması bu komplikasyonun önlenmesi açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada parastomal herni gelişiminde etkili faktörlerin saptanması ve özellikle preoperatif stoma yeri işaretlemesi ile herni gelişimi arasındaki ilişkinin ortaya konulması hedeflenmiştir
Yöntem: Kliniğimizde kolostomi açılan 168 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik veriler, vücut kitle indeksi (VKİ), malign veya benign hastalık durumu, ameliyatın acil veya elektif yapılması, kolostomi tipi ve preoperatif stoma yeri işaretlemesi yapılıp yapılmadığı incelendi. Parastomal herni gelişen ve gelişmeyen hastalar karşılaştırılarak herni gelişiminde etkili prediktif faktörler tespit edildi.
Bulgular: Yüz altmış sekiz hastanın verileri incelendiğinde yaş ortalaması 59±26,2 yıl, kadın/erkek oranı 81/87, VKİ ortalaması ise 29,8±16,2 kg/m2 olarak hesaplandı. Yüz on sekiz (%70,2) hastada malignite nedeniyle, 50 hastada (%29,8) benign nedenlerden dolayı kolostomi açıldığı görüldü. Yüz beş (%62,5) hasta elektif şartlarda ameliyat edilmişken 63 hasta (%37,5) acil şartlarda ameliyat edilmişti. Hastaların 40’ında (%23,8) loop kolostomi, 128’inde (%76,2) uç kolostomi mevcuttu. Yüz altı (%63,1) hastada preoperatif stoma yeri işaretlenmişken 62 (%36,9) hastada işaretleme yapılmadığı görüldü. Çalışmadaki parastomal herni insidansı %5,95 olarak saptandı. Medyan takip süresi 18 aydı (11-29 ay).
Sonuç: Artmış VKİ, acil ameliyat, uç kolostomi tipi ve stoma yerinin işaretlenmemesi parastomal herni gelişimi için bağımsız prediktif risk faktörleri olarak saptanmıştır. Bu değişkenler içerisinde kontrol altına alınabilir tek faktör preoperatif işaretlemedir. Mümkün olan tüm hastalarda preoperatif stoma yeri işaretlemesinin yapılması parastomal herni riskinin azaltılmasına katkı sağlayacaktır.
Aim: Parastomal hernia is one of the most common ostomy-related late complications. Understanding the factors that play a role in development is very important in terms of preventing this complication. In this study, it was aimed to determine the factors that are effective in the development of parastomal hernia and to reveal the relationship between herniation and preoperative stoma site marking.
Method: The data of 168 patients who underwent colostomy in our clinic were evaluated retrospectively. Demographic datas, body mass index (BMI), malignant or benign disease status, emergency or elective operation, colostomy type and preoperative stoma site markings were examined. Predictive factors in hernia development were determined by comparing the patients with and without parastomal hernia.
Results: When the data of 168 patients were examined, the mean age was 59 ± 26.2 year, the female/male ratio was 81/87, and the BMI average was 29.8 ± 16.2 kg/m2. 118 (70.2%) patients had colostomy due to malignancy, and 50 (29.8%) patients had colostomy due to benign causes. 63 (37.5%) patients were operated under urgent conditions while 105 (62.5%) patients were operated under elective conditions. Loop colostomy was performed in 40 (23.8%) patients and end colostomy was performed in 128 (76.2%) patients. 106 (63.1%) patients had preoperative stoma site marking, but 62 (36.9%) patients were not marked. The incidence of parastomal hernia in the study was 5.95%. Median follow-up was18 months (11-29 months).
Conclusion: High BMI, emergency surgery, end colostomy, and not having preoperative stoma site marking were independent predictive risk factors
for parastomal hernia development. Of these, the only controllable factor is preoperative marking. Performing preoperative stoma site marking in all possible cases will contribute to reducing the risk of parastomal hernia.

9.Comparison of the Efficacy of Polyethylene Glycol, Sennoside and Sodium Phosphate in Bowel Preparation Before Colonoscopy
Emre Günay, Hasan Abuoğlu
doi: 10.4274/tjcd.64325  Pages 177 - 181
Amaç: Kolorektal kanserlerin büyük çoğunluğu önceden var olan adenomatöz poliplerden köken alır. Kolonoskopinin kalitesini arttırmak için yüksek kaliteli barsak temizliği şarttır. Barsak temizliği sırasında kullanılacak ajanın seçiminde en önemli faktörler etkinlik, tolerans ve güvenliktir. Biz bu çalışma ile, merkezimizde kolonoskopi yapılmış olan eşit sayıda 3 farklı gruba ayırdığımız hastada polietilen glikol (PEG), sennozid ve sodyum fosfatın barsak temizliğindeki etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntem: Sağlık Bilimleri Üniversitesi Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Endoskopi Ünitesinde kolonoskopi yapılan 600 hasta, yaş, cinsiyet ve diğer faktörler dikkate alınmaksızın çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların barsak hazırlığı, 3 eşit grup halinde 4 litre PEG solüsyonu ile, 2 adet 250 mL sennozid içeren solüsyonla ve 2 adet 45 mL sodyum fosfat içeren solüsyonla yapıldı. Barsak hazırlığının yeterli düzeyde olup olmadığı Boston Barsak Hazırlığı Ölçeği’ne göre değerlendirildi ve sonuçlar karşılaştırıldı.
Bulgular: PEG solüsyonu ile barsak hazırlığı yapılmış olan hasta grubunda polip saptanma oranı, sennozid içeren solüsyon ile barsak hazırlığı yapılan gruba göre daha yüksek bulundu. Sodyum fosfat içeren solüsyonla barsak temizliği yapılan hastalarda polip saptanma oranı, PEG ve sennozid içeren solüsyonla barsak temizliği yapılan hastalara göre daha düşük bulundu. PEG solüsyonu ile barsak hazırlığı yapılan hastalarda barsak temizliği skoru, sennozid içeren solüsyonla barsak hazırlığı yapılan hastalarla benzer özellik göstermekte iken, sodyum fosfat ile barsak hazırlığı yapılan hastalarda bu iki gruba göre daha düşük bulundu.
Sonuç: PEG solüsyonu ve sennozidlerle barsak hazırlığı yapılmış olan hastalarda barsak temizliğinin kalitesi açısından fark olmamasına karşın polip saptanma oranları arasındaki fark, polip saptanma oranları üzerinde etkili başka faktörlerin de (çekal entübasyon durumu, kolonoskopik çıkış süresinin 6 dakika veya daha uzun olması, teknik sınırlamalar, endoskopistin deneyimi) olmasına bağlıdır. Sodyum fosfat tuzları ile barsak hazırlığı yapılmış olan hastalarda bu diğer faktörlere ek olarak yetersiz barsak temizliği de eklenince polip saptanma oranlarının düştüğünü görüyoruz. Çalışılan popülasyonun sosyo-demografik durumu da kolonoskopinin sonuçlarına etki eder.
Aim: The great majority of colorectal cancers arise from pre-existing adenomatous polyps. High-quality bowel cleansing is essential to improve the quality of colonoscopy. The most important factors in choosing a bowel cleansing agent are efficacy, tolerance, and safety. We aimed to compare the efficacy of polyethylene glycol (PEG), sennoside, and sodium phosphate for bowel cleansing in equally sized groups of patients undergoing colonoscopy at our center.
Method: A total of 600 patients undergoing colonoscopy at the University of Health Sciences Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital General Surgery Endoscopy Unit the were included in the study irrespective of age, gender, and other factors. The patients were divided into 3 equal groups and were given either 4 liters of PEG solution, 500 mL of sennoside, or 90 mL of sodium phosphate solution for bowel preparation. The adequacy of bowel preparation was assessed using the Boston Bowel Preparation Scale and the results were compared.
Results: The polyp detection rate was higher in the PEG group than in the sennoside group, and lower in the sodium phosphate group compared to both the PEG and sennoside groups. Bowel preparation scores were similar in the PEG and sennoside groups but lower in the sodium phosphate group compared to the other two groups.

Conclusion: There was no difference in the quality of bowel preparation in patients who used PEG solution and sennosides; however, we observed a difference in polyp detection rates between these groups. This difference may be attributable to other factors that affect polyp detection (cecal intubation status, withdrawal time, technical difficulties, endoscopist experience). The lower polyp detection rate among patients using sodium phosphate seems to be a result of these factors combined with inadequate bowel cleansing. Socio-demographic features of the study population also affect colonoscopy outcomes.

10.Role of Ultrasonography in Evaluation of Pilonidal Disease
Dursun Özgür Karakaş
doi: 10.4274/tjcd.35693  Pages 182 - 185
Amaç: Pilonidal sinüs (PS), sıklıkla sakrokoksigeal bölgede görülen ve fizik muayenin (FM) temel tanı yöntemi olduğu bir hastalıktır. Ultrasonografi (USG) gibi görüntüleme yöntemleri bazı PS değerlendirilmesinde gerekli olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı PS için yapılan yüzeysel USG’yi değerlendirmektir.
Yöntem: Ocak 2012 ile Aralık 2013 tarihleri arasında PS nedeni ile başvuran ve preoperatif yüzeysel USG yapılan hastalar geriye dönük değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI), şikâyetlerinin süresi, anal girimde uzaklığı, aktif ve inaktif sinüs orifis sayısı, anestezi şekli, PS’nin FM, USG ve patoloji piyesindeki (PP) boyutları, üst ve alt sınıra olan uzaklıkları değerlendirildi. İstatistiksel analiz için T-test and Pearson korelasyon testleri kullanıldı.
Bulgular: Çalışmaya kırk hasta dâhil edildi. Tüm hastalar erkek (%100), ortalama yaş 22,82±2,772 yıl, ortalama VKI 24,96±2,352 kg/cm2 idi. Hastaların %72,5’i lokal anestezi altında opere edildi. Spinal anestezi ile opere edilen PS hastalarının USG’deki ortalama boyutları istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p=0,01). Boyutların ölçümündeki korelasyon; FM ile PP arasında 0,72 (iyi) (p=0,0001), USG ile PP arasında 0,51 (ılımlı iyi) (p=0,001) saptandı. Üst ve alt sınıra olan uzaklıklarındaki korelasyon; FM ile PP arasında 0,564 (iyi), USG ile PP arasında 0,368 (ılımlı) (p=0,0001, p=0,02 sırasıyla) saptandı.
Sonuç: FM PS’nin boyut ve sınırlarının saptanmasında temel ve yüksek doğruluğa sahip tanı yöntemidir. USG ölçümleri uygun anestezi tipinin
belirlenmesinde yardımcı olmaktadır. Hidrojen peroksit uygulaması ile birlikte yapılan USG veya manyetik rezonans görüntüleme ileri değerlendirmede daha etkili olarak kullanılabilecek yöntemlerdir.
Aim: Pilonidal disease (PD) generally occurs in the sacrococcygeal region and physical examination (PE) is the main diagnostic method. However, imaging methods such as ultrasonography (USG) may be necessary to evaluate PD in some cases. The aim of this study was to evaluate the use of USG in PD.
Method: PD patients who underwent preoperative superficial USG between January 2012 and December 2013 were evaluated retrospectively. Age, sex, body mass index (BMI), duration of complaints, distance from anal verge, number of inactive or active sinus orifices, anesthesia type, and PD dimensions and distal and proximal borders in PE, USG, and postoperative exploration (EXP) were evaluated. T-test and Pearson’s correlation were used for statistical analysis.
Results: Forty patients were included in the study. All patients were male (100%), mean age was 22.82±2.77 years, and mean BMI was 24.96±2.35 kg/cm2. Surgery was conducted under local anesthesia for 72.5% of the patients. Mean PD dimensions on USG were significantly larger in patients operated under spinal anesthesia (p=0.01). The correlation of dimensions between PE and EXP was 0.72 (good) (p=0.0001) and correlation between USG and EXP was 0.51 (moderately good) (p=0.001). The correlation of distal and proximal borders between PE and EXP was 0.564 (good) and between USG and EXP was 0.368 (moderate) (p=0.0001, p=0.02 respectively).
Conclusion: Physical examination is a simple and highly accurate diagnostic modality for determining dimensions and borders of PD. USG dimensions are beneficial for determining suitable anesthesia type. Hydrogen peroxide-enhanced USG or magnetic resonance imaging can be used for advanced evaluation of PD.

CASE REPORTS
11.Rectal Cancer with Synchronous External Iliac Lymph Node Metastasis Invading the External Iliac Artery and Its Surgical Management: A Case Report
Serdar Çulcu, Ömer Yalkın, Ferit Aydın, Ali Ekrem Ünal, Salim İlksen Basçeken, Salim Demirci
doi: 10.4274/tjcd.61224  Pages 186 - 188
Rektum kanserinin izole eksternal iliak lenf nodunda rekürrensi nadirdir. Bu olgu sunumunda 78 yaşında erkek bir hastanın eksternal iliak arteri invaze eden tümörünün cerrahi olarak başarılı bir şekilde çıkarılması anlatılmıştır.
Isolated external iliac lymph node recurrence is rare in rectal carcinoma. Herein we present a 78-year-old male with synchronous external iliac lymp node metastasis invading the external iliac artery and its successul surgical resection.

12.Prolapsed Ano-Rectal Neoplastic Polyps in Elderly Patients: Our Experience
Zeynep Özkan, Ahmet Bozdağ, Ahmet Kılıçaslan, Ayşe Nur Gönen, Barış Gültürk, Ulaş Aday, Abdullah Böyük
doi: 10.4274/tjcd.16046  Pages 189 - 193
Kolorektal adenomlar, mukozadan kaynaklanan ve histolojik olarak neoplastik özellikler gösteren poliplerdir. Çoğunlukla rektosigmoid bölgede
görülmelerine rağmen tüm kolonda sık olarak görülür. Artan displazi ve malignite potansiyeli adenomun boyutu, içerdiği villöz komponent ve hasta yaşı ile ilişkilidir. Adenomatöz poliplerin prevalansı değişkendir, yaş ilerledikçe poliplerin görülme sıklığı, büyüklüğü ve displazi gelişme oranı artar. Biz de bu yazımızda klinik semptom ve bulguları hemoroid ile karışan, transanal eksizyon yaptığımız anüsten prolabe neoplastik polipleri olan dört yaşlı olguyu sunmaya çalıştık.
Colorectal adenomas are polyps which originate from the mucosa and exhibit histopathologic neoplastic features. Although they are usually located in the rectosigmoid segment, they also occur commonly throughout the colon. Increasing dysplasia and malignant potential of adenomas are correlated with their size and villous component and with the patient’s age. The prevalence of polyps is variable, and their incidence, size, and degree of dysplasia increase with age. Herein, we present four elderly patients with neoplastic polyps that were prolapsed from the anus, caused clinical symptoms and signs that were mistaken for hemorrhoids, and were treated by transanal excision.

13.A Rare Cause of Acute Appendicitis after Appendectomy: Tip Appendicitis
Mustafa Uğur, Ozan Utku Öztürk, Hüseyin Çiğin, Akın Dedemoğlu, Ersin Rasim Arslan
doi: 10.4274/tjcd.56833  Pages 194 - 195
Apendektomi sonrası gelişen nadir komplikasyonlardan birisi akut apandisit gelişmesidir. En önemli sebebi apendiks güdüğünün uzun bırakılmasıdır. Ancak apendiks uç kısmının kendisini besleyen mezenterik damarlarla bırakılması çok daha nadir görülen bir durumdur. Bu durumda da akut apandisit gelişebilir. Bu yazıda apendektomili bir hastada apendiks uç kısmının bırakılmasına bağlı olarak gelişen akut apandisit olgusu sunuldu.
Acute appendicitis is a rare complication after appendectomy and usually occurs as a result of leaving a long stump in the initial surgery. However, a residual appendiceal tip with its feeding mesenteric arteries is much rarer and can also lead to acute appendicitis. In this report, we present a patient with acute appendicitis caused by the appendiceal tip remaining after appendectomy.

14.Cecal Volvulus as a Cause of Acute Abdomen: A Report of Two Distinct Case
Mustafa Göksu, Sabri Özdaş, Mehmet Sertkaya
doi: 10.4274/tjcd.16056  Pages 196 - 199
Çekal volvulus, hayatı tehdit eden ve acil tedavi gerektiren akut karın ağrısının nadir nedenlerinden biridir. Bu yazımızda, farklı özelliklere sahip iki çekal volvulus olgusu sunuyoruz. İlk olgu ektopik gebelik nedeniyle ameliyattan iki gün sonra çekal volvulus tanısı alan 32 yaşında kadın hastaydı. İkinci olgu ise hastanemize dev bir lipomun neden olduğu çekal volvulus tanısı ile sevkedilen 58 yaşında kadın hastaydı. Birinci hastaya sağ hemikolektomi ve ikinci hastaya kısmi ileal rezeksiyonlu sağ hemikolektomi uygulandı ve her iki hasta da sorunsuz olarak taburcu edildi. Çekal volvulus tanısında düz radyografi ve klinik şüphe son derece yardımcıdır. Bilgisayarlı tomografi gerektiğinde yapılmalıdır. En önemli tedavi, duruma göre değişmekle birlikte cerrahidir.
Cecal volvulus is one of the rare causes of acute abdominal pain that is life-threatening and requires urgent treatment. Herein, we present two cases of cecal volvulus with differing features. The first case was a 32-year-old female patient who was diagnosed with cecal volvulus 2 days after surgery for ectopic pregnancy. The second case was a 58-year-old female patient who was referred to our hospital with a diagnosis of cecal volvulus caused by a giant lipoma. Right hemicolectomy was performed in the first case and right hemicolectomy with partial ileal resection in the second case, and both patients were discharged with no complications. Radiography and clinical suspicion are extremely helpful in the diagnosis of cecal volvulus. Computed tomography should be performed when necessary. The primary treatment is surgery, though this may change depending on the situation.

15.Villous Adenoma with High-Grade Dysplasia of the Appendix: A Case Report
Birgül Tok, Duygu Demiriz Gülmez, Mehmet Gülmez
doi: 10.4274/tjcd.50103  Pages 200 - 202
Appendiks kaynaklı villöz adenomlar oldukça nadirdir ve genellikle akut apandisit nedeniyle yapılan appendektomi sonrasında rastlantısal olarak tespit edilmektedir. Appendiks kaynaklı villöz adenomların kalın barsağın diğer villöz adenomları gibi invaziv karsinoma ilerleme riski mevcuttur. Tümör boyutu 2 cm’den küçük, mezoappendiks veya lenf nodu yayılımının olmadığı ve temiz cerrahi sınır sağlandığında tedavi için appendektomi yeterlidir. Biz de akut apandisit ön tanısıyla opere edilen ve histopatolojik inceleme sonucunda appendiks kaynaklı yüksek derecede displazi içeren villöz adenom saptanan hastayı sunmayı amaçladık.
Villous adenomas of the appendix are rare and usually diagnosed incidentally after appendectomy due to acute appendicitis. Appendicular villous adenomas have potential risk for progression to invasive carcinoma, just as other adenomas located in colon and rectum. Appendectomy can be considered sufficient treatment if the tumor measures less than 2 cm, there is no mesoappendicular or nodal spread, and the resection margins are healthy. We present a patient diagnosed with villous adenoma with high-grade dysplasia detected in histopathological examination of appendectomy specimen.

OTHER
16.Author Indeks

Page E1

17.Referee Index

Page E2

18.Subject Index

Page E3

 
Quick Search






 
Copyright © 2019 Turkish Journal of Colorectal Disease LookUs & OnlineMakale